10. Gün
11 Ağustosta okula gittik, hocadan izin alıp 12:20 trenine yetişerek Milano'ya gittik. Altılı kompartmanda oturup koltukları tamamen birleştirdik. Information deskten birkaç otel aradık, en ucuz olanının adresini alıp oraya gittik. Albergo Lario, Zara durağında 5 kişilik odada, kişi başı 18 euro vererek anlaştık. Odada sadece lavabo vardı. WC yan kapıydı. San Bernardo diye güzel bir su vardı, aldık. (1 lt 2 euro). Eşyaları bırakıp çıktık, metroya bindik. Günlük kart 3 euro ama bitmişti, 1 euroluk (kişi başı) aldık.
Duomo'ya gittik, giremedik. Alışveriş merkezine (Vittorio Emanuele II Gallery) girdik, boğanın hayasına bastık. Cioa diye bir yerde (fastfood) yemek yedik. Bahar birkaç kere düştü. Fiyatlar normaldi. Sokaklar boştu. Konsoloslukta çalışan bir Türkle tanıştık. "İhtiyacınız olursa şuradayız" dedi, biz de "yok canım" dedik. Tiyatro meydanında oturduk, gül satan çingenelere sinir olduk, şehri de sevmedik. Kale gibi bir yer varmış, oraya gittik ama girmedik, ertesi güne bıraktık ve metroya atlayıp geri döndük. Deli gibi yağmur yağdı, ıslandık.
Güzel ve rahat uyuyup ertesi gün (12 Ağustos) erkenden kalktık. Kahvaltı bile etmeden Como trenine bindik (3,5 euro). Bellagio'ya kadar gidip geri döndük (15,60 euro) (YouTube'deki kısa video). Binmeden önce aldığımız cappuchinolar ve Floransa'dan getirdiğimiz kruvasanlarla kahvaltı yaptık. 3 saat gölü gezip gara döndük. Milano bileti 5,2 euro.
Milano'ya geldiğimizde çok açtık. Duomo'nun yanındaki Burger King'e oturduk. Orada benim çantam çalındı ve tüm gün berbat oldu. Pasaportlar, anahtarlar, uzun kollular, İrem'in gözlükleri, walkman ve 300-400 euro gitti. (Günlüğün bir cümlesi gibi geliyor, ama yılın macerasıydı, aklıma geldikçe...) Psikopat bir günün ardından yine Vincent'ın tek yıldızlı oteline döndük. Tedirginilkten kimse uyuyamadı. 13'ünün sabahı erkenden kalkıp Portofino'ya gittik. Biletlerimiz (16 euro) çalındığı için Polis'ten aldığımız hırsızlık kaydını gösterdik. Amca bize acıdı. Biz ise tüm olanlara rağmen planımızı bozmama kararı almıştık.
Portofino'da iki interrailci Türkle tanıştık. Trenin durduğu yer San Margharita denen lüks ve kokoş bir kasabaymış. İtayla'da ilk defa deniz gördük. Çok güzeldi. Kaçak otobüse binip Portofino'ya gittik. Aynı Assos gibi. Herşey çok pahalı ve 1 saatte her yeri gezilebiliyor. Biz sadece liman bölgesini ve biraz da hediyeik eşya satıcılarını gezdik. Yine kaçak olarak St. Margharita'ya döndük. Yaşlı bir çiftin işlettiği büfeden yolluk alıp trene bindik. Yol yarım saat falan sürdüğü için bilet almadık. Saat 4 gibi Genova P.P. garına indik. Merdiveni çıkınca kendimizi şehirde bulduk, halbuki info desk falan lazımdı. Asıl istasyonu zar zor bulduk. Bizim interrailciler de oradaydı. Şehirdeki hotellerin listesini aldık, yakındakiler ucuzdu ama yer yoktu. Zaten zenci ve Asyalı mahallesi gibi bir yer, pek gözüm tutmadı. Monako biletleri ucuz olduğu için riske atmayıp aldık (26 yaş altı 10 euro).
Sonra şehrin güzel yerlerine gitmek için metroya bindik. Sistemin deliklerinden faydalanarak tunikelerin yanından geçiverdik. İtalya'nın en yeni ve en güzel metro sistemi Genova'da; 10 dakikada Ferrari meydanında çıktık. Ortada büyük bir çeşme, dört tarafta eski binalar var. 20 Ağustos sokağında bakınarak otel aradık. Uzun sokakta epey yürüdükten ve 3-4 başarısız girişimden sonra süper bir otel bulduk. 1 yıldızlı fakat kesinlikle 3 gösteriyor. İki oda aldık, kişi başı 22 euro. İrem'in tezine göre kadın eli değdiği için böyle temizmiş. Odalara yerleşmeden, kilitleyip yemeğe çıktık. Yakında, oteldeki kadının tarif ettiği güzel bir sokak retoranında yemek yedik. Aslında herşey çok ucuzdu ama kadım bizim ortaya istediğimiz salatayı 6 kişilik yapıncayine kişibaşı 10euro'yu geçti hesap. İrem Genova'nın meşhur pesto soslu makarnası dururken margharita yedi. Ben de vodkalı spaghetti yedim ama 4 peynirli olduğu için ağır geldi. Yolun karşısındaki Durex otomatı çok ilginçti. 15 euro salata+içecekler+makarna=41 euro. Oradan Ferrari Meydanı'na çıktık. Kütüphane, opera, dükler sarayı, duomo, eski kale kapısı ve Kristof Kolomb'un evini gördük. Yağmur başlayınca otele döndük, yolda dondurma yedik (5 kişi=11 euro). Hotel Barone'ye dönünce duş alıp güzelce uyuduk.
Sabah 7'de kalkıp hoteldeki otomattan yolluk içecek aldık (su 50 cent, kola 1 euro). Polise selam verip metroya indik. 9 trenine yetiştik, ama çok güzel sandviçler almamıza rağmen ısıttıramadık zaman darlığından. 6'lı konpartımanı kapattık, bir de yolda inecek yaşlı amca vardı. Çok nazik, şirin bir adamdı; konuşana bakıyordu anlamasa da. İnerken hepimize "boun giorno" dedi, Bahar'ı da yanağından öptü. Yolda trenin solu herzaman denizdi. Dev dalgalar gördük. İtalya'nın son durağı Ventimille'de epey durduk (~15 dk). Pasaport kontrolü olacak diye heyecanlandık ama polis bir-iki kişiyi indirip treni bıraktı.
Yarım saat sonra yer altındaki Monaco-Monte Carlo garına geldik. Asansörle yukarı çıkıp şehre yukarıdan baktık. Lüks evelerin arasından kıvrılarak limana indik. Limandaki panayırı geçip yüksekteki Prenslik Sarayı'na tımandık. Hediyelik eşyalar aldık, presinliğin oradaki çeşmeden su içtik sonra farklı bir yoldan aşağıya indik. Süpermarket bulup alışveriş yaptık. Öğle yamağini de sahilde öyle yedik. Limandaki yatlara ve yoldaki arabalara laf atarak şehrin diğer ucuna yürüdük. Formula 1 yolunda olduğumuzu fark edip foto çektik. Casinoların oraya çıktık ve geri döndük. Gara aşağıdan girip kaçak olarak Nice'e gittik. Nice'te suç oranı yüksek olduğu için ve, Fransa'nın zencileri de pis olduğu için biraz tedirgin olduk. Infodaki kadın tüm hotellerin dolu olduğunu, sadece hostelde yer olabileceğini söyledi. Otobüs durağını bulup bindik. Bilet aldık (1.50 euro) ama basmadık. Durakta inince interrailcı bir beşli ile yarıştık. Tam gemiştim ki, bir kız düştü, centilmenlik icabı kaldırdım ama arkadaşları önime geçti. 30 kişilik sıra bize gelene kadar 1,5 saat geçti ve bir sürü insanla tanıştık. Gıcık Fransızlar inatla İngilizce konuşmadılar, zor anlaştık. 5 kişilik tek odayı almayı başardık. Kahvaltı dahil kişi başı 15 euro. Havuzlu hostelimizin şirin bahçesinde üzümlü kek ağırlıklı hafif bir akşam yemeği yedik. Erkenden odaya dönüp uyuduk.
15 Ağustosta uyanınca ağırdan alarak kahvaltıya indik. 3-4 kahvelik bir çanak kahve ve ekmek-reçel yedik. Otobüse yürüyüp şehre indik. Cote d'Azur ararken tüm bölgenin adının bu olduğunu anladık. Sahilde ağır bir yürüyüş yapıp bir oplajda suyun ısısını kontrol ettik. Aynı şeritten ters yöne giderek şirin, eski kent merkezine gittik. 5 euro'ya çantalar aldı kızlar. Bir de yol için güzel pideler aldık. Gara yürürken ben de kendime Cote d'Azur t-shirtü aldım. 4 euro'ta Cannes biletlerimizi aldık, çok beklemeden yola çıktık. Cannes biraz lüks bir şehir. Gökyüzüne bakarak, haritasız denizin yönünü tespit ettik ve plaja gittik. Üstümüzü değiştirip denize girdik. Hava kapalıydı, biz duşumuzu alırken de yağmaya başladı. Sandaletlerimizi elimize alıp sahilde yürüdük. Limanda Savarona'yı ve kocaman Yürk Bayrağı'nı gördük tesedüfen. Infodaki gıcık Fransız kadına rağmen, bir şekilde Floransa'ya dönüş planını yaptık. Cannes'da sadece 2 saat kalıp Nice'e oradan da Genova'ya geçecektik. Aktarmalı biletlerimiz 20 euro tuttu. Banliyö treniyle Nice'e geçip, güzel ve konforlu Fransa trenlerinden sonra Trenitalia'ya geri döndük. Akşam 9'da Genova'da olacaktık ve kondüktöreün "palm"inden bakarak Floransa'ya olan treni 5-10 dakika ile kaçırdığımızı öğrendik. Gece 1:30'daki Pisa trenini bekledik. Tren biletleri 18 euro olduğu için almadık, zaten sonradan tüm yerlerin dolu olduğunu öğrendik. En rahatsız yolculuğumuzu yaparak koridordaki koltuklara (oturaklara) oturarak, uyumaya çalışarak Pisa'ya geldik. 1 saat de burada bekleyip 5:30'da Floransa'daydık. Kızların evine gidip 2 saat uyuduk ve 16 ağustosta tekrar okuldaydık. Tatilde en çok gezen ve en büyük macerayı yaşayan grup olduğumuz herkesçe kabul edildi.

